Website Counter



ANASAYFA ARŞİV RSS HAKKIMDA

KATEGORİLER

  • bilim ve teknoloji haberleri
  • msn
  • programlar
  • spor
  • SON YAZILARIM

    Unutma
    Marlboro Nasıl Tutuldu
    Eğer- Can DÜNDAR
    Ayakkabıcılar Çarşısı
    1999 depreminde olan olaylar
    McLAREN'A CEZA ŞOKU!
    Easy Webtv & Radio v.1.7 Full (internet tv xxx ağırlıklı)
    MACARİSTAN'A McLAREN DAMGASI!
    ustalara saygı
    MSNde Afilli nick

    DİĞER SİTELERİM

    webdershanesi
    ankaraatam
    turklerklani

    ARKADAŞLARIM
      • kivi
      • blogdenizi
      • bulentefemolla
      • ahmetinmekani
      • turklerklani
      • handball
      • askindefteri
      • albanian4ever
      • satkomandosu
      • benvemurat
      • herkesbilsin
      • dhzac
      • hogsmeade
      • alkmaar
      • cilginkodlar
      • Kartanem
      • minare
      • siber
      • sweetgirl
      • dinimizislamiyet
      • ekinoksah
      • ahmetsibic
      • kahveilecezve
      • bilgeerhan
      • sevgigezegeni
      • bloggul
      • nero
      • sadness56
      • komikbank
      • guzelblogcu
      • matematikseven
      • enpopuler
      • marcoloji
      • polatalemdarkurtlarvadisi
      • seciyorum


    Unutma


    31/3/2008<>16:03

    İnsan toplum halinde yaşayan bir varlık. Doğumla başlayan hayatı ailesiyle beraber sürer. Büyür, eğitim çağına gelir, okula gider, okul arkadaşları edinir, evlenir, çocukları olur...

     Bir değirmen misali dönen hayatta güzel işler yapmak, başarmak, mutluluğu yaşamak, hayırlı insanlardan olmak ister.
    Hayatta başarılı olmak elbette kolay değil. Huzur ve mutluluğu yakalamak da. Bu nedenle düşünmek, çalışmak, üretmek, paylaşmak gerek.

     Toplum halinde birlikte yaşadığı insanlarla bir araya gelmek, birlik ve beraberlik içerisinde yardımlaşarak hayatın ağır yükünü paylaşmak zorunda insan. İnsan, görev ve sorumluluklarla iç içe yaşadığı hayatı en güzel bir biçimde değerlendirmek durumunda. Edindiği bilgiler, yaşadığı tecrübeler hayatını olumlu açıdan etkiler.
    Başarılı olma yolunda edinilen bilgiler, tecrübeler kadar, verilen desteklerin önemi de büyüktür. Pek çok insan; ailesinden, çevresinden gördüğü maddi ve manevi desteklerle başarıyı yakalayabilmiş, iyi bir makam ve mevkie gelmede yine böylesi destekler etkili olagelmiştir. Sırtını güçlü çevrelere dayayan pek çok insanın bu güç nedeniyle önemli makamlara yükseldiği, başarılı ve etkili isimler olduğu da çoğu kez görülmüş ve duyulmuştur.

     Zenginliğiyle tanınan kimi insanların zenginlikleri, zengin bir babaya ya da önemli bir mirasa çoğu kez dayandırılmaktadır.

     Bu ve benzeri örnekler başarıda, makam ve mevkide ya da zenginlikte maddi ve manevi desteğin önemini elbette belli ölçüde yansıtmaktadır.

     Ne var ki işin daha önemli bir yönü bu desteklerin çekilmesi halinde, destek alanın acı durumu. Desteğe güvenen, ona dayanan, onsuz olamayan insanın ani düşüşü...

     Atalarımız, “Ağaca dayanma kurur, insana dayanma ölür” sözüyle bu acı hali ne güzel ifade ederler.

     İnsan elbette çevresinden güç, kudret ve destek alacak. Ama nereye kadar?
    Kendine güvenmeyen, kendi ayakları üzerinde duramayan insanı hiçbir destek ayakta tutamaz. Boş bir çuval dik durur mu? Taşıma suyla değirmen döner mi? Ne zamana kadar? Su bittiğinde hangi güç değirmen taşını çevirecek?

     İnsan için asıl sermaye kendi birikimidir. Kalıcı olan; alınteriyle, beyin gücüyle, güven duygusuyla geliştirdiği gerçek sermayedir.

     Zenginlik tükenir. Mal yanar, sermaye biter. Bir yangınla her şey kül olur. Destek aldığımız insan ölür. Yalnız ona dayandığı için yapayalnız kalırız.

     Ama sermayemiz; kendimiz, beynimiz, emeğimizse... bu tür sıkıntıları aşmak kolay. Kısa bir süre sonra emanet sermaye ile değil gerçek sermayemiz ile yolumuza yürürüz.

     Şirin’ine kavuşmak isteyen Ferhat dağları deldi kendi gücüyle. Büyük kahramanlar iradeleriyle, kararlılıklarıyla nice zaferler kazandılar. Sevgili Peygamberimiz, “Sağ elime güneşi, sol elime ay’ı verseler yine de bu ilahi gerçekleri dile getirmekten vazgeçmem” dedi.

     Ölene, bitene, eskiyene, çürüyene değil, eskimeyen değerlere bağlanmamız gerek.

     Sevgili Peygamberimiz Allah’a kul olmamızı istedi bizden. Ebedi ve ezeli olan Allah’a dayanmamızı, yalnızca ona ibadet edip yalnızca ondan yardım dilememizi öğütledi.
    Ecdadımız zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmeyi tercih ettiler, kendileri oldular, kendilerine güvendiler, sırtlarını başkalarına dayamadılar. Başkalarına minnet etmediler. Kendi değerleriyle var oldular. İzzete sarıldılar, aziz oldular.

     Yaşadığımız sürece yalnızca başkalarının desteğiyle değil, asıl kendi değerlerimizle ayakta durmaya çalışalım.
    Ağacın kuruyacağını, insanın öleceğini unutmayalım.

     Kendimize güvenelim, kendimizi yetiştirelim, öğrenelim, eğitelim. Birikimlerimizi artıralım. Kendi değerlerimizle; başarıya, mutluluğa, huzura koşalım.

     Çünkü:

     Kendine güven ki hep bütün işler,
    Senin gayretinle büyür, genişler.
    Unutma: “Ağaca dayanma kurur,
    İnsana dayanma ölür.” demişler.

     Rıfkı Kaymaz

    0 yorum :: link


    { Sayfa 1 of 9 }
    <- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->

    Ahmet'in Mekani ile düzenlendi


    Marlboro Nasıl Tutuldu


    31/3/2008<>16:01

    Marlboro firması ilk kurulduğunda işleri çok kötü gidiyormuş. Şirket iflasın eşiğindeyken bi adam gelmiş, “Satışları bir ayda 3 katına çıkarırım ama bunun karşılığında da şirketin yarısına ortak olurum. Yok çıkaramazsam ömrümün sonuna kadar fabrikada bedava tütün sararım” demiş.

     Malbora’nın sahipleri zaten çıkmaz sokaktaymış, “Bi haftaya kalmaz batıcaz, kaybedicek neyimiz var ki” diyerek kabul etmişler teklifi. Adamın bunlardan tek isteği binlerce boş Malbora kutusuymuş. Zaten depoda milyonlarcası varmış, talebini karşılamışlar hemen. Sonra bizimki bütün paketleri tek tek ezmiş ayağıyla, gece 12’den sonra da hepsini uçaktan bütün Amarika’nın üstüne atmış.

     Sabah millet uyanınca bi bakmış ki her tarafta boş malbuş kutuları. “Yav, bu sigara bu kadar çok içildiğine göre vardır bi hikmeti” diyerek tekel bayilerine akın etmişler. Şirket o ay 3 değil 5 katı satış yapmış. Taabi bizim adam da şirketin yarısına ortak olmuş. O kişi de Philip Morris’in ta kendisiymiş.

    0 yorum :: link


    { Sayfa 1 of 9 }
    <- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->

    Ahmet'in Mekani ile düzenlendi


    Eğer- Can DÜNDAR


    31/3/2008<>16:00

    Eğer ;

     O'nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O'nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O'nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...

     sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O'ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,

     ve O, her durduğunuz yerde duruyor,

     her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp,

     hüzünlendikçe ağlıyorsa...

     dünyanın en güzel yeri O'nun yaşadığı yer, en güzel kokusu

     bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...

     hayat O'nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,

     O'nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...

     her şiirde anlatılan O'ysa... her filmin kahramanı O...

     her roman O'ndan söz ediyor, her çiçek O'nu açıyorsa...

     bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez

     özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,

     iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...

     iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...

     eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O'nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın

     O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O'na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...

     kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...

     özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...

     hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...

     O'nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme,

     vuslat sehere denkse...

     gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;

     bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O'nun yüzü suyu hürmetine...

     uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...

     dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,

     bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...

     Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,

     sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...

     ...o halde bugün sizin gününüz!..

     "Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

     Can Dündar

    0 yorum :: link


    { Sayfa 1 of 9 }
    <- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->

    Ahmet'in Mekani ile düzenlendi


    Ayakkabıcılar Çarşısı


    31/3/2008<>15:58

    Yürüyemiyorum artık. Ayaklarım bir adım daha atmama kararı almışçasına benim zorumla ilerliyor sanki. E, bütün gece hiç dinlenmeden Akhisar'ın bir ucundan bir ucuna yürümek kolay değil. En sonunda Mahmut'a oturmayı öneriyorum. Akhisar'da 'Ayakkabıcılar Çarşısı' diye anılan dar sokaklarla dolu ayakkabıcı dükkanları sıklığındaki karanlık yerlere giriyoruz ve ilk ve tek gördüğümüz epey ışıklı bir dükkânın karşısındaki ayakkabıcı dükkânının önündeki kirli kaldırıma aynı çocukluğumuzdaki gibi hiç aldırmadan çörekleniyoruz.

     Kalçamı koyar koymaz bir rahatlamadır alıyor beni. Sanki yıllarca zorunlu bir şekilde Akhisar'ın değil de dünyanın bir ucunu buralara kadar tepmişiz gibi abartılı bir deyim takınıyorum kendi kendime. Bunu duyan Mahmut, önce bir gülüyor, sonra da gömlek cebinden çıkardığı sigarasını çıkarıp dudakları arasına götürüyor. O kadar narin tutuyor ki sigarayı, 'bir kadın içişi' demeye varan dili o sert ve kırıcı keskin bakışlar durduruyor. Sigarasını içerken bakışları biraz daha sertleşiyor.

     Mahmut, bana karşımızdaki aydınlık dükkânın camekânlarından seçebildiği sivri burunlu ayakkabıları gösterirken, yaşlı, kambur duruşlu, ak saçlı, zayıf, tıknaz bir adam sırtında siyah bir torba, elinde ufak bir tabure ve taburenin içinede beyaz poşetlerle aydınlık dükkânın bitişiğindeki dar sokaktan dönerek gelip, aydınlık dükkânın önüne taburesini koyarak, yüzü dükkana bakacak şekilde, dizleri kaldırım hizasında oturuyor. Altına koyduğu taburesinin üzerine siyah torbasının içinden çıkardığı kenarlarından parça parça olmuş beyaz bir köpük koyuyor. Şu yeni alınan beyaz eşyaların korunması için içine konulan yumuşak köpüklerden. Tabureyi koyarken eline aldığı beyaz poşeti dizleri hizasındaki kaldırımın üzerine koyuyor. Siyah torbasını da sol ayağının üzerine yaslıyor. Mahmut'un sesini duyuyorum. Duyuyorum ama çok uzaklardan, uğultu şeklinde. Adamın üzerindeki ceplerinden iki yandan sarkmış gri bir yelek ve paçalarından dikişleri patlamış eski yamalı bir pantolon, içimde bir şeyleri kımıl ettiriyor.

     Bana arkası dönük olan adamın omuz üzerinden, açmaya koyulduğu torbaların içinden çıkaracağı şeylere merakla bakmaya çalışıyorum. Torbalar hışırdıyor ve bir yoğurt kâsesi çıkıyor. Ardından ufak bir parça ekmek. Ve... o kadar. Sonra elini cebine atıyor ve içinde bir şey sarılı bir mendil çıkarıyor. Mendili açmaya koyuluyor adam. Onu izlerken Mahmut'un dürtüşlerine kulak asmıyorum. Her söylediğine, anlamasam da 'he!' deyip geçiyorum.

     Mendil açılıyor ve bir kaşık çıkıyor. Kaşığı güçsüz bir şekilde parmaklarındaki göze çarpan güçsüz bir yılgınlıkla siliyor. Biraz sonra arkasına gelen köpeğin bacaklarına sürtünmesi bir anda korkutuyor yaşlı adamı. Sonra güçsüz bir sırıtma alıyor suratı.

     Kaşık, ürkek ürkek alıyor yoğurdu. Ellerin hükmüyle. Bitme korkusu mu, yoksa bir kibarlık anlayışı mı bu sezdiğim gecenin bir saatinde kimsesizlikle örülü bu sokaklarda?.. Bilinmez ama yiyişindeki ufak ürkeklik gözüme çarpmıyor değil. Ekmeği ufak ufak koparıyor. Kopardığı her parçanın ardından kırıntılar bir yağmur gibi serpeliyor beyaz poşetin üzerine. Kim bilir kaç günlük ekmek? Köpeğin dokunaklı bakışlarını görmüyor değil yaşlı adam. Küçük, naçizane yemeğini paylaşmak üzere bir parça koparıyor ve parçayı bandırıp usulca hayvanın önüne koyuyor.

     Yaşlı adamın ağzından dökülen sözcükler tüylerimi diken diken ediyor.

     "Açlık iyi değil, değ mi?"

     Mahmut'un bir konferans kadar uzun süren sivri burun ayakkabı macerası bitmek bilmiyor. Onu şu anda takan kim?

     Köpeğin yaptığı kalleşliğe aklım ermiyor. Adamın önüne koyduğu lokmayı önce bir kokluyor sonra da gözlerini ayırıyor ve beğenmemişçesine etrafına bakınıp duruyor. Adamın midesinin ufak bir köşesinde barınacak olan bir lokma, bir köpeğin kalleşliğiyle boşa gidiyor.

     Ne ekmeği bitiriyor yaşlı adam ne de yoğurdu. Belli ki bu onun tek yemeği. Kalkıyor. Her şeyini ilk geldiği gibi düzenliyor ve dönüp bir köpeğe bakıp yollanıyor.

     Önümüzden geçerken kaçamak bakışlarla suratına bakıyorum. Saçı sakalı birbirine karışmış zavallının. İçim cız ediyor. O anda ona bir iyi geceler dileğinde bulunmak istiyorum ama tüm sözcükler boğazımda düğümleniyor. Adam yürüyor, köşeyi dönüyor ve kayboluyor. Sonra bir fısıltı halinde dökülüyor sözcükler, Mahmut bile duymuyor:

     "İ…iyi geceler."

    0 yorum :: link


    { Sayfa 1 of 9 }
    <- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->

    Ahmet'in Mekani ile düzenlendi


    1999 depreminde olan olaylar


    31/3/2008<>15:56

    1999 Gölcük depreminden sonra ortalıkta bir sürü esrarengiz olaylar anlatılmakta.Ne kadar doğru bu söylenenler bilinmez ama hayret edilmeyecek türden de değil bu anlatılanlar...

    OLAY-1 O gece bayanın birisi doğum için eşiyle beraber bir taksiyle hastahaneye gidiyorlarmış.Taksi tam Eyüp şehitliğinden geçerken doğum sancıları tutan bayan kafasını sağa sola çevirmeye başlamış.İşte tam bu sırada bayanın gözü şehitliğe ilişmiş.Bayan gördüğü manzara karşısında dona kalmış.Bütün şehitler kabirlerinden kalkmış elleri semada dua ediyorlarmış.

    OLAY-2 Aynı saatlerde Eyüp Sultan Camisinin önünde taksicilik yapan bazı kişilerin anlattıklarıda insanı hayretler içerisinde bırakıyor.
    -Taksinin içerisinde oturmuş müşteri bekliyordum.Gözüm birden Cami'nin duvarına ilişti.Duvarları nurdan varlıklar kaplamış tutuyorlardı.Mezarlıklarda yatanlar kalkmış hep beraber dua ediyorlardı.

    OLAY-3 Enkazdan 4 gün sonra çıkan bir çocuğa su ikram etmişler.Çocuk;
    -Su ve yemek ihtiyacım yok.Yaşlı bir amca bana suda yemekte verdi.

    OLAY-4 Denizden çok büyük bir ateş topu yükselmiş.

    OLAY-5 O gece yıldızlar bir başkaymış.Çoğu insanın anlattığı - sanki elimi uzatsam yıldızları tutacak gibiydim
    0 yorum :: link


    { Sayfa 1 of 9 }
    <- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->

    Ahmet'in Mekani ile düzenlendi


    Hava Durumu Ahmetin Mekani ile düzenlendi...